Bakış

Münhasırlık, Muhakeme ve Hukuk Endeksleri Aldatmacası: Rule of Law Index

Münhasırlık, Muhakeme ve Hukuk Endeksleri Aldatmacası: Rule of Law Index

“Teamül dediğin işte bu!”

Akademik etik ve sair hususları tartışma fırsatı bulduğumuz bir sınıfta, “intihal” eyleminin nasıl meydana gelebileceğini tartışıyoruz… Ortak kanaat, bir fikri çalmanın ötesinde münasebetsiz bir takdimin de intihal oluşturacağı yönünde.  Klasik koşullar hepimizin malumu: Başka bir yazarın düşüncesini kendi düşüncemizmiş gibi takdim etmek intihale sebebiyet veriyor.

İntihalden kaçınmanın ipuçlarını soran arkadaşımız ise beklediğimiz keskinlikte bir yanıt aldı: “Özgünlük.”

Bu kavramı yıllardır düşünüp dururum. “8 milyardan fazla insanın fiilen yaşadığı, bundan daha da fazlasının gelip göçtüğü ve belki de daha da fazlasının gelip göçeceği bu koca âlemde, herkesin özgün olması mümkün müdür?” Bu soruya “hayır” demenin daha gerçekçi olduğunu düşünsem de, “evet” cevabına isnat edilebilecek hayaller ruhuma daha fantastik geliyor.

“Evet.” diyebilenlerin haklı olduğunu kabul edelim. Bu halde, daha da kritik bir soru zuhur eder: “Peki nasıl?”

Aynı nehirde iki defa yıkanamayacağımız gerçeğinin anlam kümesinden mi yürümeye başlarsınız yoksa daha çağdaş ve sıra dışı bir ispat gayretine mi girişirsiniz bilmem… “Hayır” diyenlerden biri olsam da “Nasıl” sorusuna vereceğiniz cevabı merakla dinlerdim. Nasıl özgün olunabilir? Nasıl özgün olacağız?

Zira, kudemanın “münhasır”; çağdaşlarımızın “özgün” diye tabir ettikleri vasfın hayatın her alanında karşılık bulması gerektiğini düşünenlerdenim. “Özgün” kelimesi “münhasır” ile tabir olunan manaya isabet eder mi tartışmasına burada girmeyeceğim. Dikkatinizi çekti mi bilmem, emsallerinden renkli, emsallerinden cazip, emsallerinden albenili olan şahıslara “nev-i şahsına münhasır” diyoruz.

Ahmet Halûk Dursun mesela… Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana ülkemiz pek çok Kültür Bakanı, Müsteşar, Bakan Yardımcısı, Müze Müdürü ve Akademisyen gördü. Ahmet Halûk Dursun da unvanları itibarıyla bunlardan biri –ve dahi birkaçı- idi. Sabık mevkîdaşlarını anarken benzer bir ifade kullanmaya ihtiyaç duymasak da Ahmet Halûk Dursun için yediden yetmişe akl-ı selim her insan, “Ahmet Halûk Dursun nev-i şahsına münhasırdır.” der. Rûberû tanışma fırsatım olmasa da kendisinin kısacık askerlik tecrübemde, en kuvvetli ünsiyet kurduğum yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Sanırım Ahmet Halûk Dursun’un kitapları, anıları, renkli dünyası ve perspektifi olmasaydı askerliğim bu kadar “nev-i haline münhasır” olmazdı.

Ahmet Halûk Dursun’un dünyasını; toprakla, insanla, varlıkla, yaratılan ve yaratan ile kurduğu “özgün” ilişkiyi daha geniş bir biçimde ele alma hevesini sadrımda muhafaza etmemdendir ki bu yazıda varmak istediğim tespite ulaşmak arzusuyla Halûk hocaya kısa bir selam ile iktifa edeceğim. Son zamanlarda zihnim o kadar meşgul ve melül ki, aklım, başladığı cümlelerin sonunu getirene dek bambaşka bir meselenin göbek taşına uzanmış oluyor.

“Tarihimizi, medeniyetimizi, mimarimizi, geçmişimizi, mirasımızı yeni dönemde, teknolojinin beraberinde getirdiği kolaylıklar ile yaşadığımız zamana özgün bir biçimde ele almalıyız.” diyecek kadar pek de özgün olmayan bir noktada değilim.

Kavuşturulmasına, barıştırılmasına, kucaklaştırılmasına aşina olmadığımız 2 kavramı kucaklaştırmak istiyorum: Münhasırlık ve muhakeme.

Uğur Mumcu’nun meşhur tarifini hepimiz hatırlarız: “(Türk vatandaşı) İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulü yasasınca yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Hukuk fakültesindeki öğrencilik yıllarımdan beri kaderin cilvesi ve imtihanı saydığım bazı meclislerde benzer isyanlara şahitlik ettim:

“Zaten, biz gâvurun kanunları ile yargılanmıyor muyuz abi? Neydi o şey… Iıııı…. Gasteci vardı ya, öldürdüler adamı, o diyordu da, çıkaramadın mı? Dilimin ucunda bak hani… Gözlüklüydü ya…”

İtirazımın derinliğine vakıf olabileceklerini düşünmesem de içimden hep aynı soruyu sordum:

“Mühendisi gavur, mimarı gavur, marangozu gavur, ustası gavur bir inşaat şirketinden aldığınız cicili bicili dairenin mutfağında pişirdiğiniz yemek helal midir haram mıdır? Kurucusu, sahibi, yöneticisi, amiri, memuru gayrimüslim bir havayolu şirketi sizi kutsal beldelere götürdüğünde ibadetiniz kabul olur mu olmaz mı?”

Elbette, soruları çoğaltmak mümkün. Cevap arayan olduğunu da sanmıyorum. Tahmin ediyorum ki bu satırları okurken siz de ince bir tebessümle zihninizin cevabı püskürtüşünü hissetmişsinizdir.

“Zihnin bir cevabı püskürtmesi” tamlamasını da özgün buldunuz. Farkındayım. Hayatın her alanında özgünlüğü savunduğumu yukarıda açıkça ifade etmiştim. “Muhakeme” veya bir nebze daha kuşatıcı olması hassasiyetiyle “yargılama faaliyetleri” diyeceğimiz bir alanda da özgünlüğü savunacağımı kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. “Zaten kanunlarımız ithal” bayağılığının ötesinde, yargılama faaliyetlerindeki mevcudiyeti nasıl özgünleştirebileceğimizi de düşünmeye davet ediyorum sizi. “Şey, annem dedi ki müsaitlerse, ıııı…” diyen tıfıl elçi mahcubiyetiyle.

Bir başka yazıda, yargı fonksiyonunun münhasırlığını temin yollarını ayrıca aktaracak olsam da, bugün dikkatinizi çekmek istediğim konu bir nebze daha global: Hukuk endeksleri.

Hukuk endekslerinin “ne-liğine” dair mükellef bir tanım aramayı gereksiz bir çaba olarak görüyorum. Hukuk endeksleri, adalet sistemimizin çarpıklığını sanki bir delile dayandırmamız gerekiyormuş mesuliyeti hisseden hassas kalplerin, sokak röportajlarında, cicili bicili ortamlarda –bakın ben de işkembeden atan boş bir adam değilim intikamıyla- en sık başvurduğu silahlardan biridir.

“Bitmişiz kardeşim… Ne konuşuyorsun ki? Yok ya… Ülke bitti abi. Bak geçen bir rapor vardı, Türkiye hukuka güvende 143 ülke arasında 118. olmuş. Ne anlatıyorsun ki? Boş ver ya…”

Buna benzer yaygın bir isyana hepimiz şahit olmuşuzdur. Ülkemizde yargı mensuplarının dahi yargımıza güvenmediğini ifade etmeme gerek olduğunu düşünmüyorum ama başkasının ekmeğine de yağ sürmemek gerek.

Mesleki meşguliyetim gereği şahit olduğum kadarıyla, ülkemizdeki yargı faaliyetlerine dair ölçülü endişelerin, eleştirilerin, itirazların birçoğuna katılırım. Adalet sistemimizdeki çarpıklığı ispat etmek için delil arayışında olunmasını anlamsız buluyorum. Zira, ilkesel olarak “maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek yoktur” denir.

Bu soylu ve asil itirazın hukuk endeksleriyle delillendirilmesini de yanlış buluyorum. Evet, adalet sistemimizde çarpıklıklar olduğu doğrudur. Evet, düzeltilmesi gerekenler, düzeltilmesine gerek olmayanlardan da sayıca fazladır. Fakat güzel ülkemizin haksız itham ve kabullerle yıpratıldığı hukuk endeksleri de düşündüğünüz kadar objektif ve masum değil.

Dünyanın önde gelen hukuk endekslerinden birisi “Rule of Law” olarak kısalttığımız World Justice Project Rule of Law Index’tir. Rule of Law Index esas olarak iki ana veri kaynağı kullanıyor: ülkedeki hukukçular ve akademisyenlerden alınan uzman anketleri ile genel nüfusa uygulanan anketler. 2025 metodolojisinde toplam skorun yaklaşık %65,3’ü uzman anketlerinden, %25,8’i halk anketlerinden, %8,9’u üçüncü taraf verilerinden geliyor.

Türkiye’nin uzun yıllardır pek de iç açıcı olmayan notlar aldığı bu endeks, neye dayanıyor? Hangi kriterlerle değerlendirme yapıyorlar?

Endeksin izahına göre, “hukukun üstünlüğü” 8 ana kriter ve toplam 44 alt kriter üzerinden ölçülüyor. WJP burada yalnızca “kanun var mı?” diye bakmıyor; kanunun ve kurumların fiilen nasıl işlediğini de ölçüyor(muş).

Endeksin irrasyonel bir sonuç doğurduğunu anlamamı sağlayan kriter: Açık Yönetim (Open Government) oldu.

“Open Goverment” kriteri için endeks tarafından kurumsal bir tanım bulunmuş olsa da, esasen bu kriter, vatandaşın yargılama faaliyetleri konusunda bilgi erişimini merkeze alıyor. Evet evet, tıpkı aklınıza bir çırpıda gelen UYAP, UETS, e-Devlet sistemleri gibi. Alt kriterler var ama yazının bütünlüğünü korumak için değinmekten kaçınıyorum.

“Open Goverment” kriterine göre, Türkiye 143 ülke arasında 110. olabilmiş. Bu sıralamanın yargı teknolojileri ve yönetişim alanlarında ülkemize karşı büyük bir haksızlık teşkil ettiğini düşündüm. Zira, listede Zambia 108, Mali 98, Burkina Faso 93, Ruanda 53. sırada. Bu ülkelerde nüfusun belirli bir kısmının su ve kanalizasyona dahi erişimi yok!

Belirli konularda eleştiri sahamızın gönlümüzce at koşturmak için müsait ve mümbit olduğunu düşünsem de “Open Goverment” kriteri konusunda dünya ülkelerine kıyasla olumlu anlamda ciddi mesafe katettiğimizi ifade edebilirim.

Öyleyse, nasıl olur da endekste bu kadar kötü durumda olabiliriz diye düşündüm. Yukarıda alıntıladığım gibi, Rule of Law endeksinin değerleme ölçütlerinin %65,3’ü uzman anketlerinden, %25,8’i halk anketlerinden, %8,9’u üçüncü taraf verilerinden geliyor.

Yani, ülke hakkında görüş bildiren grubun değerlendirmesi sonucun yaklaşık %91’ini etkiliyor. Sağ olsunlar, Rule of Law yetkilileri tamamını olmasa da değerlendirmeye esas aldıkları görüş bildirenlerin bir kısmını kamuoyuyla paylaşmış.

Merakla ülkemizin hukuk performansı hakkında görüş bildiren bu seçkinlerin kimlerden oluştuğunu araştırmaya koyuldum, sonuç şaşırtmadı: Çoğu mimli veya firari.

Demem o ki, objektif görünsün diye gündemimize boca edilen hukuk endeksleri tahmin ettiğinizden daha büyük bir aldatmacanın ta kendisi!

Hassasiyetim nedeniyle ismi kamuoyu ile paylaşılanları yazımda zikretmek gafletine düşmeyecek olsam da meraklılarının bu işin peşine düşmelerini tavsiye ederim. Şu ana kadar çıtlattıklarım, buzdağının görünen kısmı bile sayılmaz.

“ve sen…. Mazrufa değil zarfa, mânâya değil markaya, muhtevaya değil kisveye, maksuda değil lafza, batına değil zahire, mahiyete değil matluba, neticeye değil merasime aldanan insan; yine aldatıldın. Teamül dediğin işte bu!”

02.10.2026

Üsküdar, İstanbul.