Bakış

18 İhtimal x Tek Sözleşme: Uluslararası Bir Sözleşmenin Hukukî Mimarisini Nasıl Kuruyorum?

18 İhtimal x Tek Sözleşme: Uluslararası Bir Sözleşmenin Hukukî Mimarisini Nasıl Kuruyorum?

Avukatlık deneyimlerinin samimiyetle paylaşılmasını önemsiyorum. “İnsanların bütün sabahlarını merak ederim” diyebilen biri olarak kendi yolculuğumu da iyisiyle kötüsüyle paylaşmayı da bir sorumluluk sayıyorum. Bir başka meslektaşımın yahut meslektaş adayımın da mesleğimizi icra ederken benzer duygularla hareket ettiğimizi bilmesini, neler düşündüğümüzü anlayabilmesini ve kendi yolculuğu için kıyas imkânı doğmasını isterim.

Sanırım, klasikleşmiş diye tarif edebileceğimiz hukuki işlemlere dair bir yazı hiçbirimiz için ilgi çekici olmazdı. Örneğin bir icra takibinin nasıl başlatıldığını, bir dava dosyasının nasıl ete kemiğe büründüğünü dinlemek yahut okumak pek çoğumuzun dikkatini celbetmez. Bu nedenle, sayfamda naklettiğim olayların genel avukatlık pratiğinin dışında seyreden müstesna durumlardan kesitler olduğunu söyleyebilirim.

Bu ay da benzer bir deneyim yaşadım. Uluslararası arenada boy gösteren, büyük kıymet atfettiğim ve hukuki işlerini üstlenmekten mutluluk duyduğum bir müvekkil şirkete ait sıra dışı projenin sözleşmesi için tarafıma bir e-posta ulaştı.  Niyet mektubu mahiyetinde bir evrak içeren bu e-posta, yeni projeye dair genel çerçeveyi ana hatlarıyla aktarıyordu.

Hindistan’da icra edilecek özel bir proje için akdedilmesi gereken, gizlilik şartları içeren, yerel bürokrasinin de iştirakine alan açan sıra dışı bir iş…

E-postayı benimle paylaşan yöneticiye, gönderilen belgenin içerdiği hükümler bakımından yetersiz olduğunu ve mahiyeti itibarıyla projenin icrası için gereken sözleşmenin yerini tutamayacağını aktardım.

Hemen bir toplantı planlayarak konuyu enine boyuna görüşmeyi kararlaştırdık. Toplantı günü ve saati gelip çattı. Ekran başında neler konuşacağımı not aldığım defteri karıştırırken gelen çağrı şöyle diyordu: “Ben şu an Malezya’da trafikte kaldım, otele varmam 2 saati alacak. Toplantıyı 2 saat ötelememiz mümkün mü?” İstanbul’da yaşayan trafikzedeler olarak trafiğe bir hayli alışkınız, şehrin coğrafyası, ulaşımın yatay akslarla sağlanıyor olması, şehrin iki yakası arasındaki ulaşım alternatiflerinin son derece sınırlı ve hatta sayılı olması da trafiği oluşturan haklı sebepler ama Malezya’da neyin trafiği acaba diye düşündüm durdum. “Peki,” dedim sadece.

Mecburen erteledik. 2 saat sonra yine ekran başına geldim, defteri açtım, notlara baktım, toplantının saatinde başlamasını bekliyorum. Toplantı başladı, ilgili yönetici katıldı. “İnanır mısınız hala ulaşamadım otele, birkaç saat daha ertelemek mümkün mü?”

Beşiktaş’ta katılacağım lansman programından bahsederek akşam saatlerine sıkıştırmanın pek de mümkün olmadığını, toplantımızı gece saatlerinde yapabileceğimizi söyledim. Malezya ile Türkiye arasındaki saat farkından dolayı Türkiye saatiyle gece vakti yapılacak toplantı Malezya’da gece saat dörde tekabül ettiğinden bu toplantıyı icra edemeden günü bitirmiş olduk.

İşlerin yoğunluğu, süresinde bitmesi gereken dilekçeler, il dışı seyahatleri derken Hindistan projesini bir süre unuttum.

Tekrar hatırlatılınca bir toplantı planladık ve sağ olsunlar, Malezya Trafik Ekipleri’nin katkılarıyla olsa gerek, gününde ve belirlenen saatte toplantıyı icra edebildik.

Toplantımızda detayları görüştük, projenin icrası için akdedilmesi gereken protokolün çerçevesi değerlendirildi. Bu projenin hukuken eksiksiz ikmali için tanzim edilmesi gereken hukuki evrakın bir LOI veya yetki mektubu olamayacağını, eskilerin tabiriyle ihtiyaçlarının “dört başı mamur” bir sözleşme olduğunu yöneticiye açıkça belirttim. Sözleşmede dikkat edilmesi gereken unsurlardan birinin, ortaklaşa organize edilen etkinlik ve projelerde hasılat paylaşımına dair somut, objektif ve şüpheye mahal bırakmayan hükümler kısmı olduğunu tafsilatıyla arz ettim. İyi temennilerle bitirdiğimiz toplantıyı, mezkur sözleşmenin teslimi için belirlediğimiz süre ile noktaladık.

Hindistan’da 2 şirket tarafından organize edilecek, bürokratik ve diplomatik paydaşların katılım sağlayacağı, çok uluslu bir organizasyon… Organizatörler Dubai, Türkiye veya Hindistan hukukuna tâbi olma hakkını haiz, sözleşmede 5 farklı para birimi esas alınabilir. Tüm seçenekleri kılı kırk yararcasına düşünmek zorunda olduğum, 3 ülkenin hukuk sistemini mukayeseli olarak evvela değerlendirmek ardından tercih etmek zorunda olduğum bu uluslararası sözleşmeyi tamamlamak için yalnızca 2 günüm vardı.

Sözleşmeyi benim için özel kılan, bana dünyanın diğer bucağını keşfetme hakkı tanıyan, “ilgili şirketin hukuk müşavirinin, sözleşmesel yükümlüklerin kontrol edilmesi, yasal şartların tahkiki ve organizasyonun denetimi amacıyla etkinlik öncesinde, sırasında, sonrasında New Delhi ve/veya alternatif lokasyonlara dilediği tarihlerde gerçekleştireceği seyahatin tüm masrafları yerel paydaşa aittir.” hükmünü de sözleşmeye usulca yerleştirdim. Bu yazıyı kaleme aldığım an itibarıyla henüz etkinlik tarihine erişmemiş olsak da, Hindistan’da böyle bir amaçla Türk bir avukat olarak bulunup bulunamayacağımı, benden önce kaç meslektaşımın benzer bir sebeple oralara seyahat etmiş olduğunu sahiden merak ediyorum. Zira, avukatlık mesleğini icra ederken direkten dönen çok top gördüm: Her anlaşmada taraf iradeleri pamuk ipliğinden hallice.

Bu iki günü güzel değerlendirdiğimi söyleyebilirim. Hukuk mevzuatımız ve mevzuatın araçsallaştırılması ile zuhur eden yargı pratiğimiz bizlere ümit vermese de artık pek şaşırtmıyor. Kırk akıllının kuyudan o taşı çıkaramayacağı gerçeğini içselleştirdim. Fakat, başka ülkelerin hukuk sistemleriyle mukayesemde ülkemizin kodifikasyon konusunda birkaç adım ileride olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Örneğin, Dubai, Abu Dhabi ve civar yönetimlerde tatbik edilen mevzuat Türk hukukuna göre ziyadesiyle arı, duru: Yabancı uyruklu paydaşlar, hukuk müşavirleri ve danışmanlar için de daha anlaşılır kabul edildiğini söyleyebilirim. Hindistan hukukuna dair yorum yapmaktan ise imtina ediyorum. Sebebini tahmin edebilirsiniz.

Sözleşmesel yükümlülükleri bir nakkaş hassasiyetiyle metne nakşettikten sonra yargı yolunun seçimi sapağına vardım. Masamda birden fazla seçenek, farklı neticeler doğuracak muhtemel yollarve yabancı yargı refleksleri içeren bir tercih karmaşası vardı.

Yargı yolunun seçiminde nasıl hareket etmeliydim?

Birbirinden oldukça farklı kombinasyonlar içeren seçenekleri doğuran 3 temel bileşen vardı: a) Tahkim mi tercih ediyoruz konvansiyonel yargı yolu mu? b) Hangi ülkenin hukukunu tercih edeceğiz? c) Yargı merci hangi ülkenin egemenlik sınırları içerisinde olacak?

Tahkim veya mahkeme ikilemi 2 yol sunuyor. 3 farklı ülkeye dair unsurların bulunması 3 yol sunuyor. 3 farklı ülkenin egemenlik sınırlarında olmayı tercih etmek de 3 yol sunuyor. Özetle, masada –teorik olarak- 18 farklı seçenek var. Tabii bir de taraf olmadığınız bir ülkeyi seçme ihtimaliniz var ki, bu ihtimali hesap etmekle bitiremeyeceğimizden, olasılık biliminin derin sularından kaçınarak burayı es geçiyorum. Temel seçenekler dâhilinde bu iş nasıl olacak? Neye, nasıl karar vereceğim? Müvekkil şirketin lehine olacağını düşündüğüm o tercih nasıl yapılacak?

Birinci soruya -tahkim mi mahkeme mi sorusuna- cevap vermek bizim gibi ülkelerin avukatları için pek de zor olmasa gerek. Ülkemizdeki mahkemelerin yargılama hızını göz önüne aldığınızda, gerek tahkim olsun gerek ADR olarak tabir edilen alternatif uyuşmazlık çözüm yolları olsun, mahkemelerin dışında uyuşmazlığı çözüme kavuşturabilecek her nevi merci gözümüze daha makul geliyor. “Her nevi” merci ifadesini alelusul seçmedim. Bir organize sanayi sitesinin ihtiyar heyeti, bir ticaret odasının ilgili komitesi, bir iş derneğinin ilgili komisyonu, çözüm konusunda mahkemelerimizden daha hakkaniyetli davranır kanaatini sıklıkla duyuyorum. Yorumu size bırakıyorum. Hâsılıkelâm, nerede olursa olsun alternatif uyuşmazlık çözüm yollarını, mahkeme koridorlarından daha sevimli buluyorum. Bu hususta karar vermek masamdaki 18 seçeneği yarısına indirdi. “Evet, ADR (Alternative Dispute Resolution) tercih edelim.”

Gelelim ikinci soruya, hangi ülkenin hukukunu seçeceğiz? Öyle sanıyorum ki sözleşmenin karakteristiğini belirleyen başat faktör hangi ülkenin hukukunun seçileceği meselesidir. Elbette, düzenli olarak çalıştığınız ülkelere ait mevzuatları, diğerleri ile mukayese etmek bir nebze daha kolaydır. Fakat uluslararası hukuk alanında çalışan avukatlar, onlarca hukuk rejimi ve onlarca milletlerarası konvansiyonla muhatap oluyorlar ki hepsini zihinlerinde tutmaları pek de mümkün değil. Bu nedenle böyle projelerin hukuki mimarisini kurmak için ciddi anlamda zamana ihtiyacınız oluyor. Hangi ülkelerin hukuk sistemlerini tercih edebiliyor iseniz her birini enine boyuna çalışmalı, değerlendirmeli, artılarını ve eksilerini tetkik etmelisiniz. Aksi halde mukayese etme imkânınız olmayacağı gibi vazifenizi bihakkın ifa etmiş de olmayacaksınız.

Henüz çiçeğim burnumda iken uluslararası hukuk alanında çalışmayı son derece prestijli bulsam da şimdilerde bu alanda çalışmanın, kararlar almanın, içkin bir figür olmanın uykusuz günler, yorucu seyahatler, ciddi anlamda mesai ve sorumluluk getirdiğini deneyimliyorum.

Sözleşmenin hazırlanması için tarafınıza tanınan süre de bu kriterde en belirleyici unsur. Tabii 2 günlük süre, birbirinden farklı üç hukuk sistemini mukayeseli olarak analiz etmek için pek de yeterli değil. Neyse ki, bu üç hukuk sisteminden biri, aşina olduğumuz Türk hukuku. Diğeri, muttali olduğumu ifade edebileceğim, müvekkil şirketin de tâbi olduğu Dubai mevzuatı, diğeri ise son derece yabancı olduğumuz Hindistan hukuku idi.

Sözleşmeyi son derece teferruatlı ve katı olarak düzenlersek, Türk hukukuna yaslanmak bizim açımızdan sürpriz doğurmaz diye düşündüm. Eğer sözleşmeyi düzenleyen taraf olmasaydım, bir başka deyişle müzakere ve revizyon talep eden diğer yan olsa idim sözleşmenin Dubai mevzuatını esas almasını talep ederdim. Zira, Dubai mevzuatının daha esnek ve sade düzenlendiğini daha önce fark etmiştim.

Hindistan hukukunu da etraflıca araştırıp, tercihi Hindistan hukukundan yana yapmak da bir seçenekti elbette. Daha fazla süremiz olsaydı, Hindistan hukukunu daha derinlemesine araştırma imkanı bulsaydım, normatif olarak Hindistan hukuku tercih edilebilir diyebilirdim. Fakat sözleşmesel müzakerelerde yahut –alışılagelen haliyle- tarafların birbirlerini ölçüp tarttıkları istikşafi görüşmelerde, sosyal unsurları da ciddiye almayı ihmal etmiyorum. Etkinliğin Hindistan’da yapılacak olması, Hindistan hukukunun seçimini kolaylaştırıcı sebeplerden biri olsa da olası ihtilaflarda müvekkil şirket lehine majör bir avantaj oluşturmayacaksa muarız yanın hukukuna tabi olmayı tercih etmem.

Çerçevesini kısaca izah etmeye gayret ettiğim, zihnimde dönen yüzlerce ihtimalle Türk hukukunu tercih ederek bu fasılayı da tamamladım.

Gelelim üçüncü soruya… Hangi ülkenin egemenlik sınırları dâhilinde bu ihtilafı çözüme kavuşturmayı tercih ederiz?

Masada yine 3 temel seçenek ve tahkim dünyasına dair seçkin alternatifleri içeren muhtelif tali seçenekler var: Londra, Hong Kong, Singapur mesela…

Bu hususta, düşündüklerimi birer birer yazmaya yeltensem bu yazının hacmini aşacağından eminim. Bu nedenle, zihnimdeki mufassal değerlendirmelerden kısa kesitler sunarak bu fasılayı noktalayacağım. Değerlendirmeye aldığım kriterler elbette hukuk endeksleri değildi (Hukuk endekslerine dair değerlendirmelerimi buradan inceleyebilirsiniz). Mahkemeye erişim, yargı mercilerinde görev yapan kişilerin yetkinliği, muhatap olacağım insan profilleri, ulusal güvenlik koşulları, sosyal etki ve ulaşım imkanlarını da bu hususta değerlendirdiğimi söyleyebilirim.

Türkiye’yi tercih etmeme nedenlerimden bazıları şöyle: Hukuk seçiminde tercihimizi ülkemizden yana kullandığımızdan yargı yeri olarak ülkemizi seçmemiz süreci kolaylaştıracaktı. Fakat dikkatle hatırlanması gereken detay şu ki: Bu vakada konvansiyonel yargı yollarını tercih etmiyoruz. Türkiye’nin tahkim konusunda kaslarının yeterli seviyede olduğunu düşünmüyorum. Buna rağmen Türkiye tercih edilebilir miydi? Elbette edilebilirdi. Fakat sözleşmede korunması gereken dengeyi kendi lehinize bozuyorsunuz iddiası gündeme gelebilirdi. Her halükarda, tahkim yolunu seçiyorsak tahkim konusunda “daha erişkin” bir ülke seçmeliydik.

Hindistan düşünülebilir miydi? Özel sebeplerle hayır.

Şirket yönetimi ve yöneticilerinin Dubai’de yerleşik olması nedeniyle Dubai ortak lokasyon olarak belirlenmeye her yönden daha uygundu. Ayrıca, Türk avukatlar olarak Hindistan’a ulaşımda zorluk yaşayacağımızı, her yönüyle güvenlik ve hijyen koşullarının bizim için yeterli olmayacağını ve sayabileceğim muhtelif nedenleri düşünerek Hindistan seçeneğini de eledim. Böylece DIFC kapsamında Dubai’yi tercih ettim. Açıkçası meslektaşlarım tarafından Dubai’deki –DIFC- gibi serbest bölgelerin ekonomik ve hukuki imkânlarının daha fazla gündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konu münhasır ve müstakil bir yazı dizisini hak ettiğinden bu kadarıyla iktifa ediyorum. Yargı yeri olarak DIFC seçilmiş oldu (DIFC tahkim kuralları için linke bakabilirsiniz).

Bir sözleşmede yer alan, projenin icrasında gündeme dahi gelmeyen, yalnızca ihtilaf çıkması durumunda gündeme gelebilecek bir hükme dair avukatın masasında, zihninde, önünde 18 farklı ihtimal bulunuyor.

Tüm bu ihtimalleri dikkatlice değerlendirmek, ince eleyip sık dokumak, şişi de kebabı da muhafaza etmeye gayret etmek bizim vazifemizin bir parçası olsa gerek. Sanırım –gereği gibi- oldu.

Hâsılıkelâm, bir sözleşmenin satır aralarında saklı duran, belki de hiçbir zaman tatbik edilmeyecek tek bir hüküm için dahi birbirinden farklı onlarca ihtimali değerlendirmek zorunda kalabiliyoruz. Kimi zaman bir kelimenin, kimi zaman bir ülkenin, kimi zaman da bir yargı merciinin tercih edilmesi, tarafların yıllar sonra karşılaşabilecekleri hukuki neticeleri tayin edebiliyor.

Sanırım avukatlık mesleğinin pek görünmeyen veçhelerinden biri de bu. Nihayetinde ortaya çıkan birkaç sayfalık metin, günlerce süren tetkiklerin, mukayeselerin, tereddütlerin ve tercihlerimizin mahsulü. Müvekkilin önüne konulan nihai metinde hangi ihtimallerin elendiği, hangi risklerin bertaraf edildiği yahut hangi tercihlerden ne sebeple sarfınazar edildiği çoğu zaman görülmüyor. Oysa avukatlık, yalnızca hangi hükmün kaleme alınacağını bilmekten ibaret değil; hangi hükmün neden kaleme alınmaması gerektiğini de tayin edebilmek.

Bu defa masamda 18 ihtimal vardı. Tercihim tekti. İsabetini zaman gösterecek elbette. Fakat umuyorum ki günlerce üzerinde düşündüğüm, kılı kırk yararak kaleme aldığım bu hükümlere hiçbir zaman ihtiyaç duyulmaz. Ne de olsa bazı hükümlerin hiç uygulanmaması da bizim için güzel bir netice olsa gerek.

Şimdilik Hindistan’a gidip gidemeyeceğimi merak etmekle yetiniyorum. Malezya trafiğini aşmayı başardığımıza göre Hindistan’a ulaşmak da pek müşkül olmasa gerek. Bakalım, belki bir sonraki yazının konusu bu seyahat olur. Kim bilir?

12.10.2026, İstanbul

www.semihtemizer.com